Fazilet Takvimi

BENZET; AMA ASLÂ BENZEME

Sabetay Sevi cemaati mensuplarından ve "Evet Ben Selanikliyim, Türkiye Sabetaycılığı" kitabının yazarı Ilgaz Zorlu, geçen sene, Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı'nın Diyalog Platformu'nda yaptığı konuşmada, Türkiye'de sayıları 100 bini bulan Sabetayclar'ın asıl hüviyetlerini gizlemelerinden yakındı. Zorlu, İzmirli bir haham olan ve bazıları tarafından mesih olarak kabul edilen Sabetay Sevi'nin adıyla anılan Sabetaycılığı şöyle tavsif etti: "Sabetaycılar bence Türkiye'nin gizli Yahudi cemaatidir. Kendilerine sorarsanız, Türk ve kabul edilebilir ölçüde Müslüman bir cemattir. İsrâil'de Sabetaycılık, Yahudilik içinde kabul edilmiyor."

31 MART VAK'ASI

Rumî 31 MART 1324, Miladî 13 Nisan 1909'da başlayan ve 12 gün devam eden hâdiseler, sebep ve neticeleri bakımından çok büyük ehemmiyet arzetmektedir. Hâdiselerin kimler tarafından kışkırtıldığını, bu gelişmelerden hangi kesimin daha ziyade menfaat temin ettiğini tesbit etmek, mevzuu daha iyi anlayabilmek için en mühim unsurlardır.

ABDÜLHAMİD HAN'IN ŞAHSİ EŞYALARI

Bir zamanlar donanmasının yelkenlerini atlastan, halatlarını ibrişimden yaptırabilecek kadar güçlü olan Osmanlı Devleti, İttihat ve Terakki Partisi Hükümeti zamanında meğer öylesine sıkıntılı bir döneme girmiş ki; donanmasına yeni harp gemileri, denizaltı, torpido ve top alabilmek için, Sultan Abdülhamid Hân (rh.)'ın şahsına ait mücevher koleksiyonunu 1911 yılında Paris'te bir otelde, açık arttırmayla satmak zorunda kalmış.
'Meclis-i Ayan Riyaseti" başlıklı bir kağıtta yazılı olan belge şöyledir:

Altında; Maliye Nâzırı, Sadrazam ve S. Mehmed Reşad'ın imzaları bulunan ve Sultan Abdülhamld Hân' in el konulup, Osmanlı Bankası'nda korunan mücevherlerinin, Osmanlı Donanması Cemiyeti yararına hü-kümetin kontrolü ve mes'ûliyeti altında satılması hakkındaki bu 'kanun', 20 Mart 1327 (M. 1911) tarihini taşıyor. O günkü Fransız gazetelerinden yayınını bugün Le Monde adıyla devam ettiren Le Temps ga-zetesi, hâdiseyi şöyle değerlendiriyor:

BALKANLARI NASIL KAYBETTİK?

Aşağıda okuyacaklarınız, Ahmet Refik'in "Sultan II. Abdülhamid'in Naaşı Önünde" başlıklı yazısından iktibas edilmiştir:

Bulgarlar, daha 1880 Berlin Kongresi'nden beri müstakil kiliselerine sahip olmak davasında idiler. Sultan Hamid, bu istiklâl verilirse Atina ve Sofya arasında hızlı bir yakınlaşma olacağını bildiğinden, bin bir bahane ile mâni olmuştu. Tecrübesiz İttihatçılar, Bulgar mebuslarının telkinleriyle bir "Kiliseler Kanunu" hazırlamışlar, benimsenmiş demokrasi prensiplerinin de görünürdeki felsefesi ile, Ortodoks unsurlar arasındaki dini inançlarının kendi kiliselerinde yerine getirilmesini kabul etmişlerdi. Selânik'teki Alâtini köşkünde göz hapsinde olan Sultan Hamid'e bir süre gazete verilmemiş, Ali Fethi'nin ısrarıyla bu yasak kalkınca, sâbık pâdişah, memleket ve dünya haberlerinden bilgi sahibi olmuştu. Ali Fethi'yi de, kızı Ayşe Sultan'ın evlenmesinde nikâh şahidi yapacak kadar sevmiş, ona güvenmişti. Şimdi Ali Fethi'yi dinleyelim:

OSMANLI (İSLÂM) NASIL DURDURULUR?

1959 yılında Erzincan Erkek Lisesi'nde bir konferans tertipleniyor. Konferans sahibi, Sağlık Bakanlığı Sosyal Hizmetler Akademisi öğretim üyelerinden Psikolog Dr. Mithat Enç Beyefendi. Zekâ üzerinde birkaç gün konuşuyor. Konuşmasının son günü, zekâ ölçüsünü, test usûlünü anlatıyor. Avrupalı, Amerikalı psikologların yeni çalışmalarından bilgiler veriyor. Zekâ ölçmenin tarihçesini anlatırken de, hulâsa olarak şunları söylüyor:

"Zekâ ölçmek, test usûlünü kullanmak, ilk olarak Osmanlılar'da başladı. Amerikan literatürlerinde okuduğuma göre, Osmanlı orduları Viyana'ya kadar gelince, Avrupa devletleri çok korktu. İslâmiyet Avrupa'ya yayılıyor, Hıristiyanlık yok oluyor, diye şaşkına döndüler. Osmanlı akınlarını durdurmak için çareler aradılar. Çok uğraştılar.

"Bir gece yarısı İstanbul'daki İngiliz sefîri şifre yolladı, Avrupa'ya müjde vermek için sabahı bekleyemedi:

SULTAN ABDÜLHAMİD BÜTÜN MECLİSE DENK

Osmanlı şeyhülislâmı ve büyük âlim Mustafa Sabri Efendi, Sultan İkinci Abdülhamîd Hân'ın tahttan indirilmesinde İttihatçıların entrikalarına aldanmıştı. Fakat altı ay sonra bu heyetin içinde bulunmaktan pişman olmuştu.

Sabri Efendi, sürgün gittiği Mısır'da bu gerçeği talebelerine ders verirken şöyle ifâde etmişti:

"Sultan İkinci Abdülhamîd Hân'ın hal' edilmesi kararını destekledim. Ancak, altı ay sonra anladım ki Sultan İkinci Abdülhamîd'in siyâsetteki ağırlığı bütün meclise denk ve hattâ meclisten fazla imiş."

Fazilet Takvimi

SULTAN II. ABDÜLHAMİD'İN HAL'İ

Sultan II. Abdülhamid Han, 31 Ağustos 1876' 'da tahta çıktı. 27 Nisan 1909'da hal' edildi. Buna göre 32 sene 7 ay 27 gün saltanat sürmüştür.

31 Mart Hadisesi'nin Selânik'e «Meşrutiyet Mahvoldu» şeklinde bildirilmesi üzerine 3'ncü Or du Kumandanı Mahmut .Şevket Paşa'nın başkanlığında toplanan askerî bir heyet İstanbul'a kuvvet gönderdi.

içinde Selânik Yahudilerinin, Bulgarların, Arnavutların ve her çeşit milletten adamın karıştığı bu ordu 23/24 Nisan gecesi İstanbul'a girdi. Bazı paşaların ısrarlı taleplerine ve İstanbul'da padişaha bağlı ve çok kuvvetli olan Birinci Ordu'nun hazır bulunmasına rağmen padişah: «Ben Halife-i Islâmım. Müslümanı Müslümana kırdırtamam» diyerek, müdahale istemedi.
Hareket Ordusu İstanbul'u kısa zamanda işgal etti. İstanbul'un işgali tamamlanınca Meclislerin üyeleri Ayasofya'daki binada toplanarak oy birliği ile Padişah'ın hal'ine karar- verdiler.

TAHTTAN NİÇİN İNDİRİLDİM

Sultan II. Abdülhamid Han'ın Hocasına yazdığı mektup:
«Ben Hilâfet-i İslâmiyye'yi hiçbir sebeple terk etmedim. Ancak ve ancak (Jön Türk) ismiyle maruf ve meşhur olan İttihad Cemiyeti ruesâsının tazyik ve tehdidi ile Hilâfet-i İslâmiye'yi terke mecbur edildim. Bu İttihatçılar, Araziyi Mukaddese'de «Filistin'de» Yahudiler için bir vatan-i kavmi tesisini kabul ve tasdik etmem için inatçı ve devamlı tehdit ısrarlarına rağmen katiyyen bu teklifi kabul etmedim. Bilâhare yüzelli milyon altın İngiliz lirası vereceklerini vaad ettiler. Bu teklifi de katiyyen reddettim. Kendilerine şu sözlerimle mukâbelede bulundum»:

BİRİNCİ DÜNYA HARBİ VE OSMANLI DEVLETİ

Bilindiği üzere, İttihatçılar'ın ısrarlarıyla harbe giren Osmanlı Devleti ve müttefikleri bütün cephelerde savaşı kaybediyordu ve ülke çok güç durumdaydı. Tam bu sırada sıkışan Enver Paşa'nın, İkinci Abdülhamid Hân (rh.)'ın görüşlerini almak için Beylerbeyi Sarayı'na gittiği görüldü. Abdülhamid Hân hazretlerinin kızı Ayşe Sultan, "Babam Abdülhamid" isimli hâtıralarında görüşme ânıyla alâkalı olarak şunları nakleder:

İTTİHATÇILAR VE II. ABDÜLHAMİD HÂN (RH.)

Refik Halit'ten okumuştum, hatırımda kalan özünü zikredeceğim... Birinci Cihan harbi'ni kaybetmişizdir. Bir İttihatçı'ya sorarlar: "Batırdınız ülkeyi! Bitirdiniz! Cevap verir: Biten neymiş? Bu mücâdele bitmez. Yeni başlıyoruz. Düşmanı kovup atacağız! Soruyu soran kendi kendine söylenir: "Ne yaman adamlar!"

Doğruydu o sözün, ileriye mâtuf mânâsı... Gerçekten de, Millî Mücâdele'nin çekirdek kadrosunu genç İttihatçılar oluşturdu. Onlar ve de din adamları... Kendiliğinden başlayış, öyle olmuştur. Diğer teşkilatlanmalar daha sonra gerçekleşmiştir.

İttihatçılar'ı değerlendirmek zor bir meseledir. Reaksiyonlara kapılmamak zor olduğu için, değerlendirme yapmak da zordur.

Gençtiler. Çok gençtiler... Her şeyi aksiyonla halledeceklerini sanıyorlardı. Yenileşme hareketlerinden kendilerine doğru-dürüst bir mîras da kalmamıştı. Fikrî yönleri çok zayıftı. Dünyayı ve Türkiye'nin geleceğini değerlendirebilecek durumda değillerdi.
Abdülhamid Hân rahmetullâhi aleyh şöyle diyordu:

İçeriği paylaş