• İlk defa elektriği, gazı getiren, ilk modern eczanemizi açtıran, |
|||
Adnan Menderes iktidarının ilk yıllarında Fransa’ya bir seyahat yapmıştı. Menderes bu seyahat sırasında, Türk büyük elçisine Fransa’da yaşayan Osmanlı hanedanı mensuplarının durumlarını anlatan bir rapor hazırlattı. Raporu okuyan Menderes son derece üzülmüştü. Çünkü bu ülkeyi 623 yıl idare etmiş bir hanedanın mensupları Fransa’da sefalet iğinde yaşıyordu. Osmanoğullarına mensup kadınlardan bazıları Fransız ordusunda bulaşıkçılık yapıyordu. Bu milletin Osmanoğullarına vefa borcu böyle mi ödenmeliydi? Menderes yurda döner dönmez zamanın Cumhurbaşkanı Celal Bayar’ın yanına gitti ve Fransa’daki büyükelçimizin hazırladığı raporu sunarak durumu arz etti: - Bir kanun çıkararak Osmanoğullarının yurda dönmesine izin verelim. Pek çoğu sefil bir hayat yaşıyor. Bu insanlar buna layık değil. Buraya getirip hiç olmazsa kendi ordumuzda bulaşıkçı yapalım. |
|||
İngiltere'nin Osmanlı'daki faaliyetlerine karşı 2. Abdülhamit öyle bir plan kurdu ki bunu kimse farkedemedi! Portsmouth Kulübü’nün, Osmanlı Sultanı 2. Abdülhamit tarafından kurulduğu ve bundan dolayı ambleminde "ay-yıldız" bulunduğu iddia edildi. Araştırmacı-Yazar Oktan Keleş, yaptığı açıklamada, Osmanlı Devleti’nin son dönemlerinde İngiltere’nin Osmanlı topraklarında kültürel ve sportif faaliyetleri bahane ederek istihbarat çalışması yaptığını, dönemin padişahı 2. Abdülhamit’in de buna karşılık aynı yöntemle istihbarat çalışmaları için İngiltere’de Portsmouth Kulübü’nü kurdurduğunu ileri sürdü. İSTİHBARAT İDDİASI |
|||
ABD eski Başkanı Reagan’ın danışmanı Fein: “Beyaz Saray araştırma yaptı, Ermenilerin 2 milyon Müslüman Osmanlı’yı katlettiği ortaya çıktı. Ermeniler, kendi arşivlerini açmıyor, çünkü bu gerçeğin ortaya çıkmasını istemiyor…” dedi. ABD Başkanı Ronald Reagan’ın hukuk danışmanlığını yapan Bruce Fein, sözde Ermeni soykırımı iddialarını değerlendirdi. Ermenilerin bu iddialarının son derece asılsız olduğunu belirten Fein, Reagan’ın başkan olduğu 1981′de bu konunun Beyaz Saray tarafından araştırıldığını ve iddiaların asılsız olduğunun belgelendiğini söyledi. İşte sözde Ermeni soykırımı konusunda Fein’in açıklamaları: “Osmanlı İmparatorluğu’nun azınlıklara karşı “müthiş” sayılabilecek bir özen gösterdiği gerçeğini unutmamak gerekir. Azınlıklar, kendi dini özgürlüklerini ve hayatlarını son derece rahat bir şekilde sürdürdü. |
|||
Dünyada turizmin en cazip merkezlerinden, Güney Asya ülkesi Tayland, kendine has tarihi, kültürü ve yaygın Budist inancının dışında büyük bir Müslüman nüfusa evsahipliği de yapıyor. Tayland'ın başkenti Bangkok'ta 55 civarında cami olduğu kaydediliyor. Kentteki camilerin birinde ise bir Osmanlı izi var. Bangkok'un varoşlarının bulunduğu Caran Kurun bölgesinde ara bir sokakta bulunan cami 1916 senesinde inşa edilmiş. Tarihi kayıtlara göre doğrudan bir Osmanlı etkisi görülmese de başkent Bangkok'taki neredeyse yüz yıllık Bang Uthit Camisinin girişinde dev bir Osmanlı Arması işlenmiş. -Sultan Abdülhamid'in hatırası- Camide bulunan Osmanlı arması dikkatli incelendiğinde armanın üzerinde Sultan II. Abdülhamid'in tuğrası dikkati çekiyor. Osmanlı'nın yıkılış dönemine denk gelen ve Sultan II. Abdülhamid'in hal'inden 7 sene sonra inşa edilen camideki Devleti Aliyye armasının ilginç bir hikayesi bulunuyor. |
|||
Mondros Mütarekesi sonrasında silahını bırakıp Almanya’ya yerleşir, 1938’de Türkiye’ye dönüp Zeytinburnu’nda kurduğu fabrikada “mutfak eşyaları” üretimine başlar. Ama fabrikada yarı otomatik 9 mm.’lik tabanca ve mermi üretmektedir aslında. Türk Ordusu tabancaları çok beğenir ve siparişler birbirini kovalar. Nuri Killigil, fabrikayı Sütlüce’ye taşır, çünkü gerçek anlamda bir savunma sanayi kurmaktır amacı. Sütlüce’ye taşındıktan kısa bir süre sonra, ordunun havan topu, mermisi, piyade tüfeği mermisi ve kapsül ihtiyacını karşılamaya başlar. Sırada top, top mermisi, ufukta da tank vardır. |
|||
Muhterem tarihçi yazar Kadir Mısıroğlunun Bir Mazlum Padişah/ II. Abdülhamit Han adlı eserinden bir bölümü dikkatlerinize sunuyorum. Okumayanlara kitabı okumalarını tavsiye ederim. ….Gençlik yıllarımda Sultan II. Abdülhamid Han hakkında, bazı nâdir makaleler ve Seyyid Abdülhakim Arvâsî ile Süleyman Hilmi Tunahan hazretlerinin etrafında bulunmuş zevâttan nakledilen değerlendirmeler dolayısıyla O’nun büyüklüğüne bir kere daha muttalî olmuş ve lise yıllarında edindiğim kanaati pekiştirmiştim. Fakat öyle büyük bir şahsiyetin, nasıl olup da birkaç Balkan komitecisi karşısında mağlubiyeti kabul edip taç ve tahtını terk etmiş olmasını izah edemiyordum. Hatta merhumu şecaatsizlikle itham ettiğim bile olmuştur. Gerçekten her insaf sahibi kabul eder ki, Sultan II. Abdülhamid’i devirenler, zekâ ve siyasi dirayet itibariyle o büyük hükümdara çömez bile olamazlar. Bu gerçeği mezardan kaldırıp kendilerine sorsak, onların bile itiraftan içtinab etmeyecekleri muhakkaktır.Böyle olduğu hâlde bu şerirler, o büyük hükümdara karşı, nasıl olup da muvaffak olabilmişlerdir!.. Doğrusu bunu anlayamıyordum. Zamanla, hem tarih üzerindeki araştırmalarım ve hem de her müminin iman ettiği “kader” hakkındaki derinleşmem sonunda anladım ki, o büyük şahsiyet de, aynen Sultan Abdülaziz gibi ilâhî kadere ters düşmüş olmaktan dolayı, mazlûmiyetin her türlü acısını tatmak mecburiyetinde kalmıştır. O kaderse, milletin sonraki bozuk kafalı idarecilerin zulmüne müstahak hâle gelmiş olmalarının bir icabı idi. |
|||
Sabetay Sevi cemaati mensuplarından ve "Evet Ben Selanikliyim, Türkiye Sabetaycılığı" kitabının yazarı Ilgaz Zorlu, geçen sene, Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı'nın Diyalog Platformu'nda yaptığı konuşmada, Türkiye'de sayıları 100 bini bulan Sabetayclar'ın asıl hüviyetlerini gizlemelerinden yakındı. Zorlu, İzmirli bir haham olan ve bazıları tarafından mesih olarak kabul edilen Sabetay Sevi'nin adıyla anılan Sabetaycılığı şöyle tavsif etti: "Sabetaycılar bence Türkiye'nin gizli Yahudi cemaatidir. Kendilerine sorarsanız, Türk ve kabul edilebilir ölçüde Müslüman bir cemattir. İsrâil'de Sabetaycılık, Yahudilik içinde kabul edilmiyor." |
|||
Rumî 31 MART 1324, Miladî 13 Nisan 1909'da başlayan ve 12 gün devam eden hâdiseler, sebep ve neticeleri bakımından çok büyük ehemmiyet arzetmektedir. Hâdiselerin kimler tarafından kışkırtıldığını, bu gelişmelerden hangi kesimin daha ziyade menfaat temin ettiğini tesbit etmek, mevzuu daha iyi anlayabilmek için en mühim unsurlardır. |
|||
Bir zamanlar donanmasının yelkenlerini atlastan, halatlarını ibrişimden yaptırabilecek kadar güçlü olan Osmanlı Devleti, İttihat ve Terakki Partisi Hükümeti zamanında meğer öylesine sıkıntılı bir döneme girmiş ki; donanmasına yeni harp gemileri, denizaltı, torpido ve top alabilmek için, Sultan Abdülhamid Hân (rh.)'ın şahsına ait mücevher koleksiyonunu 1911 yılında Paris'te bir otelde, açık arttırmayla satmak zorunda kalmış. Altında; Maliye Nâzırı, Sadrazam ve S. Mehmed Reşad'ın imzaları bulunan ve Sultan Abdülhamld Hân' in el konulup, Osmanlı Bankası'nda korunan mücevherlerinin, Osmanlı Donanması Cemiyeti yararına hü-kümetin kontrolü ve mes'ûliyeti altında satılması hakkındaki bu 'kanun', 20 Mart 1327 (M. 1911) tarihini taşıyor. O günkü Fransız gazetelerinden yayınını bugün Le Monde adıyla devam ettiren Le Temps ga-zetesi, hâdiseyi şöyle değerlendiriyor: |
|||
